Celebrizombies by Ben Brown
Half celebrity! Half zombie! Half undead! Half kind of alive but not really! Ben Brown’s pop art reveals the grisly horror that always lurked beneath the iconic celerbrity exteriors.
Jack Bradley bu fotoğrafta, Harold Whittles adlı doğuştan duyma engelli bir çocuğun, kulağına takılan cihaz sayesinde ilk defa kendi konuşmasını duyduğu anı yakalamıştır. Çocuğun yüzündeki dehşet, kendi sesini duymasından kaynaklıdır.
Melis Danişmend Yazdı…
Redd üyeleriyle aynı semtin sakinleri sayılırız. Yıllardır da orada burada karşılaştık durduk. Erenköy’de, Caddebostan’da, sahilde… Birbirimize karşı mesafeli bir tavrımız vardı. Fazla gülümseme içermeyen, hafif baş eğmeli bir selamımız olur, geçer giderdik. Hatta onları gördüğüm zaman, içimden kendime, “Melis hayatta en soğuk ‘merhaba’ dediğin insan grubu Redd herhalde,” derdim. Bir de kızardım, “21 en sevdiğin albümlerden biri. Bunu bir ara onlara söylemelisin.”
Sonra bizim sahilde Caffe Nero açıldı. Serbest meslek sahiplerinin üssü oldu orası bir nevi. Tüm toplantılarımızı, muhabbetimizi oraya taşımaya başladık. Her gidişimde masaların birinde mutlaka Doğan’ı, Güneş’i, İlke’yi ya da Berke’lerden birini görürdüm. Orada biraz biraz birbirimize ısınmaya başladık. Ufak sohbetler, müzikle, konserlerle ilgili.
Sonra Van depremi oldu. Felaketin ertesi günü telefonum çaldı. Bir yardım konseri düzenleniyordu ve katılıp katılmayacağım soruluyordu. Toplantının yapıldığı ofis elbette Nero’ydu. Hemen kalkıp gittim. Güneş ve Doğan başta olmak üzere pek çok kişi (hiçbir organizasyon şirketi adının açıklanmasını istemediğinden diğer isimleri vurgulamıyorum) bir masanın başında, önlerinde laptop’ları, ellerinde telefonları büyük bir ciddiyetle zamana karşı yarışıyorlardı. Hani sonradan bazı eksik akıllılar Redd’in bunu kendi reklamı için yaptığından falan dem vurdu ya, ben o masada herkesin gözündeki çaresiz ışığa yakından şahit olmuş biriyim. Bırakın çıkar gütmeyi, üzüntülerini bir kanarda tutmaya çalışarak canla başla bir şey kurmaya çalışıyorlardı. Sonrasını biliyorsunuz. Yapılabilecek en anlamlı hayır işlerinden biri oldu Van İçin Rock. Tertemiz bir iş.
O süreçte pek çok kez toplantılarda, Van İçin Rock’ın sahne arkasında bir araya geldik onlarla. Biliyorum, başta da o yüzden uzun uzun anlattım, uzaktan bakınca mesafeli, zor, katı gibi duruyorlar. Fakat işte esas o dönemde ben çok sevdim onları. Bir kere adam gibi adam olduklarını gördüm. Sonra hiç ummayacağım şekilde komik olduklarını. Çeşitli ilkeleri olduğunu, size uyar ya da uymaz, onları savunduklarını. Bir de netler. Sevmiyorsa “Seviyorum,” diyenlerden değil. Susanlardan da değil. “Sevmiyorum,” diyenlerden. Anlaması zaman alabilir ya da yerleşmiş alengirli ilişki anlayışlarımıza uymayabilir ama ben anladım. Aynı fikirde olmadığım zamanlarda da anladım.
Sonra beni Babylon’daki akustik konserlerine davet ettiler. Beraber aynı sofrada rakı içtik. Benim bir müziğini sevip muhabbetinden çok hazzetmediğim, bir de muhabbet ettikçe müziğini daha da çok sevdiğim insanlar vardır. Redd benim için ikincisi oldu. 21 hakikaten çok beğendiğim bir albüm olmuştu. Fakat Babylon’da sold-out konserlerini izlerken, aynı masada sohbet ederken daha da saygı duydum kendilerine. Hepsi işlerini hakkıyla yapan müzisyenlerdi ve seyircileri onlara çok sadıktı.
Bundan bir süre önce twitter’da “Hayat Kaçık Bir Uykudur” cümlesini görmeye başladım. Heyecanlandım. 5 Mayıs’ta lansman konseri olduğunu öğrendim. Antalya’da konserde olacağım için kaçıracağım diye üzüldüm. 3 Mayıs’ta albümü aldım. Dinledim. “Oh be!” dedim. Bizi yanıltmadılar çünkü.
Birkaç gün sonra Güneş’i gördüğümde albümü dinlediğim zaman heyecanlandığımı, röportaj yapma isteği duyduğumu söyledim. “Bizim blog’a yazmak ister misin?” diye sordu. “İsterim,” dedim. Aslında bunun bir albüm yazısı olması gerekiyordu ama bakıyorum da daha ziyade Redd yazısı oldu. Albümü tek tek ben anlatmayayım zaten, siz satın alın, kapağındaki yaldızı kazıyın, dinleyin, konserlerine gidin.
“Ne çok övdün,” diyecektir bazılarınız. Evet, çünkü tam da böyle hissediyorum. Hayata da iyi gözlerle bakmak istiyorum. Sevdiğim şeyleri söylemek. Sevmediklerimi söylemiyorum. Ben Redd kadar cesur değilim. Onları içimde tutup aksi bir yaşlı olmayı planlıyorum.
bi insanın lisedeyken en sevdiği şarkı bu olabilir mi?
şu uzun abimiz hold me my sweet, hold me love deyince içimiz bi titremiyor değildi hani ^^